16 Kasım 2018, Cuma

Diyet

11 Mart 2013, Pazartesi

     


Emin Aydın
Hikayeler; gerçek hayatı anlatır aslında. Her hikayenin bir yaşanmışlığı vardır. Benzerleri de yaşanmaya devam ediyordur ve edecektir. Tıpkı Ömer Seyfettin'in "Diyet" adlı hikayesi gibi... Hep biz yazıyoruz, biz konuşuyoruz. Biraz da hikayeler konuşsun istedim ve bugün size hepinizin bildiği, bilmesine rağmen yeniden okumaktan keyif alacağı "Diyet" adlı hikayeyi hatırlatmak istedim.

***

Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu'da, tüm Rumeli'de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul'da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta'nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.

- Bizim Ali...
- Bizim koca usta...
- Dünyada eşi yoktur...
- Zülfikâr'ın sırrı ondadır!.. derlerdi.

Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali'nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum'da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu'da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.

- Tak!
- Tak, tak!...
- Tak, tak!

İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.

Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya'dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.

Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.

Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:

- Kimdir o?... diye bağırdı.

Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:
- Yabancı yok!
- Kimsin?
- Ali...
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:
- Koca Ali... Koca Ali, be!
- Sen misin, Ali Usta?
- Benim!
- Ne arıyorsun bu saatte buralarda?
- Hiç...
- Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...

Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:

- Ali Usta, sen deli mi oldun? dedi.
- Yok.
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun?
- Biliyorum.
- Ee, ne arıyorsun buralarda?
- Hiç...
- Nasıl hiç...
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:
- Haydi yerine git, dolaşma... dediler.

Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!... dedi.
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:
- Kim o? diye haykırdı.
- Aç çabuk.
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı'yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne var?" der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:

- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:
- Niçin?...
- Bu gece Budak Bey'in mandırasında hırsızlık olmuş.
- Ee, bana ne?...
- Onun için işte dükkânı arayacağız.
- O hırsızlıktan bana ne?
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.
- Bana ne?...
- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!
oca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:

- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun? dedi.
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:
- Arayın... diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:
- Ay! İşte, işte...
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:
- Çaldığın paraları nereye sakladın?
- Ben para çalmadım.
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.
- Ya kim koydu?
- Bilmiyorum.
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey'in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali'ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali'nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.
- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz...
Koca Ali'nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe "çifte su"yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.
İşte herkes onu seviyordu.
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet'e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.

- Ne gibi? diye sordular.
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...
- Pekâlâ, pekâlâ...
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap'ın önerisini Koca Ali'ye söylediler. O, önce "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:
- Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye üstelediler. "Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti? Sipahiler:
- Hacı'nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali'yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali'yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap'ın ikide bir:
- Ulan Ali!... Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!... diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:
- Kolunun diyetini ben verdim.
- ...
- Şimdi çolak kalacaktın, ha...
- ...
- Benim sayemde kolun var.
- ...

Hacı Kasap bu sözleri âdeta "aferin" dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi?

Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...

Hacı Kasap'a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım?" diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.

"Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:
- Ne yapıyorsun be?...
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:
- Bıçakları biliyorum, dedi.
- Hay tembel miskin hay!... Sabahtan beri ne yaptın?
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:
- Ne bakıyorsun?
- ...
Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine "tembel, miskin" diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı? Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın...
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap'ın önüne:
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.


Yazarın Tüm Yazıları
Genelleme ve yerelleme 9 Mayıs 2016, Pazartesi
Çine Devlet Hastanesi 18 Ocak 2016, Pazartesi
Hamal Nuri 20 Temmuz 2015, Pazartesi
Kırmızı olsun üç kuruş fazla olsun 13 Temmuz 2015, Pazartesi
Çocuk yapın sevgili Çineliler 17 Haziran 2015, Çarşamba
“Fatih Atay babam gibi, Ali Uzunırmak babam” 28 Nisan 2015, Salı
Çine’de huzurlu piknik yapmak 17 Nisan 2015, Cuma
ÇMYO’nun adı değişsin 7 Nisan 2015, Salı
Çine’de birlik, Türkiye’de bir ilk 2 Mart 2015, Pazartesi
Hadi gene iyisin Çine 23 Şubat 2015, Pazartesi
Elinizi çabuk tutun 16 Şubat 2015, Pazartesi
Döngel Osman ve aklı bol danışmanı 2 Şubat 2015, Pazartesi
Çine ve Çineli kazanacak 19 Ocak 2015, Pazartesi
Çine'den kim ya da kimler milletvekili olur? 12 Ocak 2015, Pazartesi
Ön yargımı kırmak istiyorum 29 Aralık 2014, Pazartesi
Çine ve gazetecilik 22 Aralık 2014, Pazartesi
Ziraat Odası seçimleri 15 Aralık 2014, Pazartesi
Haydi bakalım 8 Aralık 2014, Pazartesi
Emrullah Çiçek’ten ricadır 1 Aralık 2014, Pazartesi
Temizlik 24 Kasım 2014, Pazartesi
AK Parti Çine Kongresi 17 Kasım 2014, Pazartesi
Firari mahkûma çok şey borçluyuz 3 Kasım 2014, Pazartesi
Bu bir öneridir 27 Ekim 2014, Pazartesi
Saol yavrum! 20 Ekim 2014, Pazartesi
Değiştiriyorum 13 Ekim 2014, Pazartesi
Pamuk eller cebe 25 Eylül 2014, Perşembe
Bu kavgada kazanan Çine olsun 1 Eylül 2014, Pazartesi
Harca harca bitmez 21 Temmuz 2014, Pazartesi
Çine şehirdir, Sayın Dinçer… 7 Temmuz 2014, Pazartesi
Adnan amca da helal etmiyor 30 Haziran 2014, Pazartesi
Çine siyasetçileri 11 Haziran 2014, Çarşamba
Çine dedikoduları 21 Mayıs 2014, Çarşamba
İçimiz rahat değil... 15 Mayıs 2014, Perşembe
Dağdaki çoban 9 Mayıs 2014, Cuma
Kaybetmek istemiyorum 2 Mayıs 2014, Cuma
Yeşil bir veda 25 Nisan 2014, Cuma
Hala mı gol yok 18 Nisan 2014, Cuma
Heyecanlandım 11 Nisan 2014, Cuma
Çine’nin seçimi 4 Nisan 2014, Cuma
Çine çok şanslı 24 Mart 2014, Pazartesi
Osman Aydın Çine’de oy isteyemez 14 Mart 2014, Cuma
Köpekler 12 Mart 2014, Çarşamba
Doğurmak ve büyütmek 24 Şubat 2014, Pazartesi
Çine’yi sevin 25 Kasım 2013, Pazartesi
Köylünün seçimi 18 Kasım 2013, Pazartesi
Rekor kıracaklar 11 Kasım 2013, Pazartesi
Az daha sabret Çine 4 Kasım 2013, Pazartesi
Çine ve değerler 28 Ekim 2013, Pazartesi
Vermek 21 Ekim 2013, Pazartesi
Çine altını ve korkan ben 7 Ekim 2013, Pazartesi
Daha ne kadar yutturacaksınız? 30 Eylül 2013, Pazartesi
O vekil yalancı 23 Eylül 2013, Pazartesi
Sen Gider'sin... 16 Eylül 2013, Pazartesi
Gökbel'i, Soylu'yu ve 3 bin TL'yi kısa kesiyorum 9 Eylül 2013, Pazartesi
Vallah sen cennetliksin 2 Eylül 2013, Pazartesi
Yetkinizi değil etkinizi görmek istiyoruz 26 Ağustos 2013, Pazartesi
Adı batmasın 19 Ağustos 2013, Pazartesi
Eski kaymakamlar 12 Ağustos 2013, Pazartesi
Borular ne zaman daralacak? 5 Ağustos 2013, Pazartesi
AK Parti’nin Çine adayı 29 Temmuz 2013, Pazartesi
Bodrum-Çine ilişkisi 22 Temmuz 2013, Pazartesi
Koltuğu kapan olun 19 Temmuz 2013, Cuma
Köfteci Daltonlar ve Gazozcu Muammer 15 Temmuz 2013, Pazartesi
Orucun faydası 8 Temmuz 2013, Pazartesi
Haberler... 5 Temmuz 2013, Cuma
Yeryüzünün cenneti 1 Temmuz 2013, Pazartesi
Cenazeniz kalabalık olsun ister misiniz? 23 Haziran 2013, Pazar
Yaktın bizi Mehdi Eker... 21 Haziran 2013, Cuma
Spor ve Aydın 17 Haziran 2013, Pazartesi
Toplum mühendisliği 7 Haziran 2013, Cuma
Beyler... 5 Haziran 2013, Çarşamba
Temsil-Güç ilişkisi 3 Haziran 2013, Pazartesi
Mübarek olsun... 31 Mayıs 2013, Cuma
Samimiyet rüzgarı 29 Mayıs 2013, Çarşamba
Yan etkiyle tedavi 27 Mayıs 2013, Pazartesi
Kılıçdaroğlu 20 Mayıs 2013, Pazartesi
Tüketin 18 Mayıs 2013, Cumartesi
Bedava gazete 13 Mayıs 2013, Pazartesi
Elinde kalmak 6 Mayıs 2013, Pazartesi
"Yazıyorsunuz da ne oluyor?" 3 Mayıs 2013, Cuma
Tokat 29 Nisan 2013, Pazartesi
Aydın İl Emniyet Müdürü 26 Nisan 2013, Cuma
AK Parti - Aydın 24 Nisan 2013, Çarşamba
Çakma-Cukka ilişkisi 19 Nisan 2013, Cuma
Kız 13, oğlan 11 yaşında 15 Nisan 2013, Pazartesi
Ayna ayna... 12 Nisan 2013, Cuma
İftihar zamanı 10 Nisan 2013, Çarşamba
Gazeteci olmak 7 Nisan 2013, Pazar
Lunapark 5 Nisan 2013, Cuma
Boş gündem 3 Nisan 2013, Çarşamba
Çine'de neden olsun? 1 Nisan 2013, Pazartesi
İyi geçin 29 Mart 2013, Cuma
O kadının günahı ne? 27 Mart 2013, Çarşamba
Özürleri kabahatlerinden beter… 25 Mart 2013, Pazartesi
Başbakan duysa… 21 Mart 2013, Perşembe
Eskiden... 18 Mart 2013, Pazartesi
O Polisi özlüyoruz... 15 Mart 2013, Cuma
Gazeteci dosttur 13 Mart 2013, Çarşamba
Diyet 11 Mart 2013, Pazartesi
İçinde oturacak insan var mı? 8 Mart 2013, Cuma
Bir Osman Aydın klasiği 5 Mart 2013, Salı
Malzeme bu... 4 Mart 2013, Pazartesi
Alıştık artık 1 Mart 2013, Cuma
Çine'de polis ve üç olay 27 Şubat 2013, Çarşamba
Çok mutluyuz 25 Şubat 2013, Pazartesi
Madranspor neden başarısız? 23 Şubat 2013, Cumartesi
Hâkim olmak 23 Şubat 2013, Cumartesi
Birileri yalan söylüyor 23 Şubat 2013, Cumartesi
Bir duble rakı her şeyi halleder 23 Şubat 2013, Cumartesi
Acı tablo 23 Şubat 2013, Cumartesi
Zavallı Bahtiyar… 11 Şubat 2013, Pazartesi
Dilenci zabıta 4 Şubat 2013, Pazartesi
Dalkavuklar ordusu 1 Şubat 2013, Cuma
Geleceği çalmak 30 Ocak 2013, Çarşamba
Uzak ama yakın olmak 28 Ocak 2013, Pazartesi
Yola gelin beyler (3) 25 Ocak 2013, Cuma
Zenginlerin Çine’si, garibanın çilesi… 23 Ocak 2013, Çarşamba
Kelp ile dog ve polis 20 Ocak 2013, Pazar
Çine hepimizin 18 Ocak 2013, Cuma
Çöpçü Kemal 16 Ocak 2013, Çarşamba
İçiniz rahat olsun 14 Ocak 2013, Pazartesi
Başka bir şey… 10 Ocak 2013, Perşembe
Köyün danası… 9 Ocak 2013, Çarşamba
Güzel şeyler olacak 7 Ocak 2013, Pazartesi
Akıllı ol, 2013!... 2 Ocak 2013, Çarşamba
Öküz’üm… 31 Aralık 2012, Pazartesi
Meyve veren ağaç... 27 Aralık 2012, Perşembe
Çayı da güzel olur 25 Aralık 2012, Salı
Yola gelin beyler... (2) 24 Aralık 2012, Pazartesi
Kıyamet yazısı 21 Aralık 2012, Cuma
Yenilenmek 16 Aralık 2012, Pazar
Kaybolan yıllar... 14 Aralık 2012, Cuma
Yalama’yız 10 Aralık 2012, Pazartesi
“Aydın’a taşınıyoruz” 7 Aralık 2012, Cuma
Yeniden sevebilir miyim? 5 Aralık 2012, Çarşamba
Günaydın Başkan!.. 3 Aralık 2012, Pazartesi
Yola gelin beyler 28 Kasım 2012, Çarşamba
Ne olacak bu hayvancının hali? 26 Kasım 2012, Pazartesi
Senin için ölene kadar su taşırım 23 Kasım 2012, Cuma
O çocuk… 21 Kasım 2012, Çarşamba
Büyük su fabrikası 19 Kasım 2012, Pazartesi
Satışa geldiniz… 16 Kasım 2012, Cuma
Siz karar verin… 14 Kasım 2012, Çarşamba
Bakandan fırçayı yedik… 12 Kasım 2012, Pazartesi
Kurtar bizi doktorum 9 Kasım 2012, Cuma
Arazi 7 Kasım 2012, Çarşamba
Para… 5 Kasım 2012, Pazartesi
Zıkkımın kökü… 2 Kasım 2012, Cuma
20 mi büyük, 80 mi? 22 Ekim 2012, Pazartesi
Teşekkürler… 19 Ekim 2012, Cuma
Bu fırsatı sakın kaçırmayın 17 Ekim 2012, Çarşamba
Frene basmak 15 Ekim 2012, Pazartesi
Fincancı beyler... 10 Ekim 2012, Çarşamba
Kaliteli imam aramak… 8 Ekim 2012, Pazartesi
Motosikletli zibidiler 3 Ekim 2012, Çarşamba
Kadınlara bakmak… 1 Ekim 2012, Pazartesi
Kuradan çıkan ölüm 28 Eylül 2012, Cuma
Kılınç gazetecilerden korkuyor mu? 26 Eylül 2012, Çarşamba
Gazetecilik yaşam biçimidir. Ya hırsızlık? 24 Eylül 2012, Pazartesi
Eğitim, yardımlaşma ve Çine… 19 Eylül 2012, Çarşamba
Madranspor... 17 Eylül 2012, Pazartesi
Siyaset mi, evcilik oyunu mu? 12 Eylül 2012, Çarşamba
Sözün özü... 10 Eylül 2012, Pazartesi
Eğitim, ben ve kızım. Bir de Mümtaz Hoca… 7 Eylül 2012, Cuma
Huzur hakkı ve Ege Et 5 Eylül 2012, Çarşamba
Tamamlayayım hocam... 3 Eylül 2012, Pazartesi
Teferruat 27 Ağustos 2012, Pazartesi
Yörükistan… 23 Ağustos 2012, Perşembe
Bayram burnumuzdan geldi 22 Ağustos 2012, Çarşamba
Yolunda ölmek 15 Ağustos 2012, Çarşamba
Güle güle… 13 Ağustos 2012, Pazartesi
Suyumuz temiz, vicdanlarımız… 10 Ağustos 2012, Cuma
Vicdan!... 8 Ağustos 2012, Çarşamba
O adamlar… 6 Ağustos 2012, Pazartesi
İftarda iftihar 3 Ağustos 2012, Cuma
Konuşun beyler!.. 1 Ağustos 2012, Çarşamba
O kızın köyü 30 Temmuz 2012, Pazartesi
Kadınlar… 27 Temmuz 2012, Cuma
Ben bir konuşursam 25 Temmuz 2012, Çarşamba
Sevgi 23 Temmuz 2012, Pazartesi
Zilliler 20 Temmuz 2012, Cuma
Oğlum bak git! 16 Temmuz 2012, Pazartesi
Su şeffaftır 13 Temmuz 2012, Cuma
Amca helada 11 Temmuz 2012, Çarşamba
Ayıngeç Çiçeği 9 Temmuz 2012, Pazartesi
Yeşil dalga 6 Temmuz 2012, Cuma
Yanık bir teşekkür 4 Temmuz 2012, Çarşamba
İbrahimkavağı 2 Temmuz 2012, Pazartesi
Kara Çine 29 Haziran 2012, Cuma
İpin ucu… 27 Haziran 2012, Çarşamba
Fısıltı 25 Haziran 2012, Pazartesi
Hesap vermek 22 Haziran 2012, Cuma
Gülşen hamile 20 Haziran 2012, Çarşamba
Adam kesmek 18 Haziran 2012, Pazartesi
Obal olur Vali Bey! 14 Haziran 2012, Perşembe
ÇMYO'k 13 Haziran 2012, Çarşamba
Siyasetçiler de anlasalar… 11 Haziran 2012, Pazartesi
Devleti küçük düşürmek 6 Haziran 2012, Çarşamba
Emlakçı devlet 4 Haziran 2012, Pazartesi
Başbakan Aydın’ı sildi mi? 1 Haziran 2012, Cuma
Menderes’ten bu tarafa… 30 Mayıs 2012, Çarşamba
Çine’yi dışarıdan sevmek 28 Mayıs 2012, Pazartesi
Antak kaldık 22 Mayıs 2012, Salı
Atma, müdür olursun 21 Mayıs 2012, Pazartesi
Limitli siyaset 17 Mayıs 2012, Perşembe
"Madenler daha zararlı" 14 Mayıs 2012, Pazartesi
Annem 11 Mayıs 2012, Cuma
Duble siyaset 7 Mayıs 2012, Pazartesi
Milletin eşeğiyim 2 Mayıs 2012, Çarşamba
Kim bu adamlar? 30 Nisan 2012, Pazartesi
Halka sorun 27 Nisan 2012, Cuma
Saygı duymak 23 Nisan 2012, Pazartesi
Otogarın yeri güzel de… 9 Nisan 2012, Pazartesi
Ucuz olmak 2 Nisan 2012, Pazartesi
Kirletecek yaşlı kalmadı mı? 19 Mart 2012, Pazartesi
Çine Ege'den büyük 5 Mart 2012, Pazartesi
Köyümü ve Aydın’ımı kirletmeyin 20 Şubat 2012, Pazartesi
Basürünüzden utanmayın 13 Şubat 2012, Pazartesi
1926 ruhunu kaybettik 30 Ocak 2012, Pazartesi
Üç günlük siyasetçiler 23 Ocak 2012, Pazartesi
OSB ve Termik Santrali 16 Ocak 2012, Pazartesi
Musallada alkışlanmak 9 Ocak 2012, Pazartesi
Değişelim gari!... 3 Ocak 2012, Salı
2012’de yürüyeceğiz 27 Aralık 2011, Salı
Biz bize yetmiyoruz Nurten Abla! 13 Aralık 2011, Salı
Zaaflarla tutulan saflar 6 Aralık 2011, Salı
Mantıklı ve akıllı askerlik 29 Kasım 2011, Salı
“Kızımı işe al memleket senin olsun” anlayışı son bulsun 22 Kasım 2011, Salı
Bir özür… Bir teşekkür… 14 Kasım 2011, Pazartesi
Çine’mizi kurban etmeyelim 4 Kasım 2011, Cuma
Camcı İsrafil 31 Ekim 2011, Pazartesi
Şehitlerimiz bizi affetmeyecek 24 Ekim 2011, Pazartesi
Birileri Çine’nin gelişmesini istemiyor 17 Ekim 2011, Pazartesi
Dürüst siyasetçiler aranıyor 9 Ekim 2011, Pazar
Çine’yi kaynanalar ayakta tutuyor 3 Ekim 2011, Pazartesi
Çine’de demokrasi var 18 Eylül 2011, Pazar
Çine’mize hayırlı olsun 12 Eylül 2011, Pazartesi
Akıllı Ortaklara Değil Ortak Akıllara Muhtacız 5 Eylül 2011, Pazartesi
Şerefli delileri seviyorum 22 Ağustos 2011, Pazartesi
O'nu unutmak mümkün mü? 15 Ağustos 2011, Pazartesi
Parayı görmezlikten gelmek 7 Ağustos 2011, Pazar
Enişte mi istiyoruz yoksa pazar mı? 1 Ağustos 2011, Pazartesi
Tuvalet kâğıdı olmak ya da olmamak 24 Temmuz 2011, Pazar
Çine yararına olan her şeye varız 11 Temmuz 2011, Pazartesi
Müfettiş valimize güveniyoruz 3 Temmuz 2011, Pazar
Sıra bize mi geldi? 27 Haziran 2011, Pazartesi
Bu şarkı dilimizden düşmeyecek 20 Haziran 2011, Pazartesi
Çine kazandı 13 Haziran 2011, Pazartesi
İşinden güç alanlarla işimiz olmaz 6 Haziran 2011, Pazartesi
Biz dokunalım ama siz dokunmayın 30 Mayıs 2011, Pazartesi
Bütün ödüller bizim Semra Hocam! 23 Mayıs 2011, Pazartesi
Çine’de durumu DP’liler belirleyecek 16 Mayıs 2011, Pazartesi
Hasetlik hastalıktır 10 Mayıs 2011, Salı
Çine için çıldıran siyasetçi yok mu? 2 Mayıs 2011, Pazartesi
Çineli olmak başkadır 19 Nisan 2011, Salı
Komşunun dedikoducu hanımı 4 Nisan 2011, Pazartesi
Ben de adayım! 28 Mart 2011, Pazartesi
Birikmiş yorumlar 19 Mart 2011, Cumartesi
Merhaba 15 Mart 2011, Salı