KENTARŞİVİ: 29
RÖPORTAJ: Arif Ali Uyguç
FOTOĞRAFLAR: Emin Aydın
Vazgeçilmez olan eşyalar
“Salon takımıyla yatak odasını İzmir’den getirdik geldik. Çocuk odasının siparişini verdik, özel hazırlanıyor.”
“Bizim Dünür beyaz eşyaları önceden almış. Haliyle modelleri geçmiş, değiştireceğiz.”
“Perde modeli için karıştırmadığımız katalog kalmadı komşu.”
Bunlar yoktu o zamanlarda.
Çünkü fabrika yoktu o zamanlarda. Fabrika olmadığı için de hazır eşya diye bir şey yoktu.
“Babaannem, Nişanlımın ailesinden üç tane beşi bir yerde istedi Gülceciğim. Gülmekten öldük. Ben mühendis biriyim ayol. Beni büroda boynumda üç tane beşi bir yerde ile dolaşırken düşünsene?”
Şimdi yok ama;
“Falancanın gelininin boynu altından bükülecek neredeyse” denecek kadar yapanlar olurdu.
“Fadime Gelinin kolunu gördün mü Kız? Dirseğine kadar bilezik tazenin”, o kadar abartılırdı.
Onlar vardı o zamanlar. Oğlana sermaye olur, kötü gün için el altında bulunur düşüncesiyle kız evi oğlan evinden ne koparırsa koparır, aldırabildiğince altın aldırırdı.
Bir de el emeği, göz nuru çeyizler vardı. Gerisi, türküde de söylendiği gibi; ‘nemize yetmiyor el kadar hasır.’
Kısacık gelip geçen sıcak yaz akşamları biraz boş geçerdi ama soğuk ve uzun kış akşamları genç kızların arayıp bulamadığı zamanlardı.
Bir araya gelip neşe içinde yapılan sohbetler eşliğinde iğne oyası, tığ, mekik işçiliği el sanatlarından harikalar yaratırlardı o gecelerde. Kör gemici fenerinin önünde yapılan o ince işlerin ağırlığıydı genç kızların evliliğe ve evlenecek olduğu kişiye verdiği değerin şekli.
Günümüzde etnografya müzelerinde ve özel koleksiyoncuların raflarında görücüye çıkan o sabır küpü işçilik eserleri, yani çeyizleri işleyeceğiz bugün.
Çeyiz neydi?
Çeyiz dediğimizde akla ilk gelen örtünmeydi. Örtünmeyi açtığımızda karşımıza ev ahalisi ve ev eşyaları çıkar.
Ataerkil aile yapısının öğesi durumundaki erkeğin örtünmesiydi asıl konu. Burada üzerinde durulan asıl tema Ona atfedilen, Ona varan ve Onda bitendi. Çeyizi hazırlayan genç kızın amacı evliliğini gerçekleştireceği erkeğinin örtünmedeki görüntüsüne şekil bulmak, süslemek, onu diğer toplum erkeklerinden farklı kılacak şekli bulmaktı.
Genç kızın önemsediği diğer konu evin örtünmesiydi. Evin eşyalarının üzerine kaplama olarak konulan ya da örtülen parçaların süslenmesiydi bir yerde çeyiz.
Ne akla geliyordu?
Bugün artık pekte önemsenmeyen, olmasa da olurlarımız arasına giren birçok eşya geçmişin olmazsa olmazlarındandı.
Yukarıda da belirtildiği gibi iğne oyası, tığ, mekik ile yapılan her türlü oya çeyiz kapsamındaydı. Neler yoktu ki:
Puşular (yağlık), el yağlıkları, baş yağlıkları, sofralıklar, peşkirler, havlular…
Mendiller, yatak ve yorgan çarşafları…
Göynekler, işlikler, uçkurlar, zeybek oyaları, krepler…
At örtüleri, çevreler, cepkenler, şalvarlar…
Gelin başörtüleri, yelekler…
Üç etekler, nişan bohçaları, çocuk yatak örtüleri…
Genç kız ceketleri, işlenmiş halı yastıklar…
Kaftanlar, at çarşafları, at çulları…
Namazlıklar, namaz örtüleri, Mevlüt başörtüleri…
Çeyizin sınıf ayırımı
Saray kadınlarının yaptığı el işçilikleri, şehir kadınlarının yaptıkları, kasabalı kadınların yaptıkları, köy kadınlarının yaptıkları olarak ayırmak gerekiyor çeyiz işçiliklerini. Her birinin ayrı bir ağırlığı, ayrı bir gücü ve değeri vardır.
Saray kadınının işi gücü yoktur. İşleyeceği kumaştan (örtüden) kullanacağı ipliğe ya da gümüşe, her şey elinin altındadır. İhtiyaç duyduğunda, gerekli olduğunu düşündüğü renkte ve kalitede malı Hindistan’dan bile getirtebilmekteydi.
Şehirli kadın, saraya gelen ve pazarlanan kumaş ve ipliğin artanını bedestenlerdeki dükkânlara aktarır, onlardan ihtiyaç duyulan siparişleri alır ve boşluğu doldururdu. Bu nedenle büyük yerleşim yerlerindeki kadınlar da, saraylılar gibi gerekli olan malzemeyi zorlanmadan bulabilirdi.
Kasabalı kadınların da saraylı ve şehirli kadınlar kadar olmasa da fazlaca zamanı vardı. Onlar da diğerleri gibi sabahtan akşama kadar yapmayı düşündüğü motif ya da parça üzerinde sabahtan akşama kadar çalışabilir ve ağır işçiliği olan modeller üretebilirdi.
Köylü kadını günlük işlerinden arta kalan zamanlarında eline alıp çalıştığı motifleri seçerken dikkat ettiği konu hafif motif olmasıydı. Model ağır olmayacak ve elindeki parça bir önce bitecek ve yenisine başlayacaktı.
Çeyiz ekonomisi ve pazarı
Çeyizin saraylarda pazarı bulunmazdı. Büyük yerleşim yerlerinde kırsaldan getirilen ağır olmayan motiflerin satıldığı bedestenler bulunurdu ama bu parçalar genellikle model ve motif örneği olması açısından ilgi görürdü.
Kasabalarda kurulan halk pazarlarında çeyiz tezgâhları yüzyıllarca yerini korumuştur. Gezgin tüccarların değişik kasaba ve şehirlerden getirip sergilediği parçalar genellikle alıcı bulurdu. Alıcı bulmasının asıl nedeni değişik ve alışık olunmayan motif ve modellerin olmasıydı.
Köylerde durum daha da farklı idi. Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğine kadar bu Pazar önemini ve yerini korumuştur. Develer, eşekler ve atlara yüklenen kumaş, giysi ve giysilikler yılın belli mevsimlerinde seyyahlar tarafından köylere getirilir ve birkaç gün kalınarak pazarlanırdı.
Köylü kadınlar iğnesinden tığına, ipliğinden simine, gümüş baskılı motif dolguluklarına kadar eksiklerini bu pazarlamacılardan temin ederlerdi.
Bezaz, çerçi, çeyizci gibi isimlerle anılan bu satıcılar artık bulunmamaktadır.
Bohçacı diye anılan ve genellikle Çingenelerden oluşan bir gurup daha vardı. Onlar sırtlarına aldıkları bohçaların içine doldurdukları çeyizlikler ile köyleri dolaşır ve genellikle takas yöntemiyle alış veriş yaparlardı. Onların, diğer seyyahlar gibi mevsimi olmazdı. Her mevsim, yılın her ayı gelirler ve satışlarını para ya da yağ, sabun ve köylünün diğer ürettikleriyle takas ederek mal satarlardı.
Model ve motifler
Anadolu’da çeyizde işlenen asıl motif bitki, çiçek ve ağaçtır.
Türkler Orta Asya’dan gelirken beraberlerinde getirdikleri motif genellikle geometrik motiflerdi. Anadolu’ya geldiklerinde çiçek ve doğanın diğer görüntülerine geçmişlerdir.
Anadolu konuya bağlı zengin bir armoni sunar. Çok tanrılı dinler dönemini hâkimi Tanrıça Kibele’den başlayarak kutsallıkları günümüze taşıyan motifleri hala gözlemleriz. Üç eteklerde, bindallılarda, abiye kıyafet diye adlandırdığımız tören katılımcısı kadınların giysilerine kadar her türlü kullanım malzemesinde Hayat Ağacı örneklerini görmek mümkündür. Özellikle bölgemizde kullanılan motiflerdeki şekiller incir yaprakları ve meyveleri, üzüm yaprakları ve salkımları, doğal ortamı oluşturan ilkbahar çiçek şekilleri ön plandadır.
Saray işçiliklerinde çeşitlilik yok denecek kadar azdır ama Anadolu o konuda korkunç bir doyuruculuk sergiler.
El emeğinin el işçilikleri
Ucuza gelmesi için işlenecek olan kumaş ya da benzeri parçalar renksiz alınırdı. Kasaba pazarlarında bol miktarda bulunan mallar arasında beyaz iplik ve renksiz kumaşlar olurdu.
Kırsalda bu parça ve iplikler kökboyalarıyla istenilen renge boyanır ve öyle kullanılırdı. Kırsalda hala hangi rengin hangi bitkinin yaprağından ya da kökünden elde edileceği bilinmektedir.
Oyalar, kanaviçeler, örtülükler, giyinmelikler bu ipliklerle işlenilir ve hazırlanırdı.
Saray ve büyük şehir işçiliklerinin tersine kırsalın işçiliği basit ama bol çeşitlilik gösteren motiflidir.
Renkler genellikle kendini gösteren pastal türü renklerdi ya da doğada gözlemlenen renklerdi.
İşlemelerde çimen yeşili, Çingene pembesi, Yörük kırmızısı gibi ana renkler yoğun gözlemlenirdi. Bunların dışında doğanın ana renkleri olan yeşil, sarı, mavi de kullanılan renklerdendi.
Çiçek…
Örnektir çiçek…
Yaprağı örnektir, tacı örnektir.
Çeşitlilik doğadadır ve gün, hafta, ay ya da yıl boyu gözlemlenen modeldir çiçek.
Zeytin çiçeği ya da yaprağı, incir, kestane ya da ceviz yaprağıdır asıl örnek alınan.
Hercaidir, küpelidir, papatyadır, katırtırnağı dilidir, ortancadır yemeni kenarlarını süsleyen, şekil veren çiçekler. Doğanın zenginliği, genç kızın o işe başlarkenki ruh hali ve uzun gecelerin sessizliği ile ortaya çıkan sanat harikası eserlerdir Anadolu Türkünün çeyiz zenginliği.
Müslim, gayrimüslim işçilik
Geometrik motiften doğal motife geçişin zamanının göç ile sınırlamak yanlış olur. Geometrik motifleri halı ve kilimlerde kullanmayı sürdürmesine rağmen giysi ve örtüde doğa motiflerine geçişin özentisi saray etkisinden başka bir şey değildir. Etnografik uzmanlar ve sanat tarihçileri bu geçişin Lale Devri sonrasına denk düştüğünü iddia ederler.
Anadolu için bu geçerli değildir. Türkler geldiğinde Anadolu’da yaşayan yerlilerin çok tanrılı dinleri, ritüel alışkanlıkları bunda etkili olmuş ve geçiş sanıldığından çok daha hızlı gerçekleşmiştir.
Pagan kültürünün de etkisiyle doğanın el işçiliğine hâkimiyeti Türk motiflerini bir köşeye itmiştir.
Örtü el sanatlarında gayrimüslim işçilik ile Müslim işçiliği ayırmak kolaydır. Gayrimüslim işçilikte kullanılan örnekler genellikle birebirdir. Yani gayrimüslim lale çiçeği işlemede tam olarak, sanki natürmort, röprodüksiyon gibi gösterir. Oysa Müslim işçilikte bu bir çeşit stilizedir,
benzeşimdir. Tam olarak o çiçeğin tacını göremezsiniz. Gördüğünüz lale tacıdır ama bunu anlamak için bakmanız, incelemeniz gerekir. Sembol olarak lale tacı seçilmiştir ama tam şekil değildir.
Neler yok olup gitti?
Bohçacılar yok olup gitti.
Köylere mevsim sonlarında gelen bezazlar yok olup gitti.
Kızın çeyizinin sergilenmesi için duvara asılan hesap işi işlemeleri yok olup gitti. Çünkü kızlar artık duvara asılacak işçiliği olan örtünmelikler üretmiyorlar, üretemiyorlar.
At örtüleri yok olup gitti. Onların yerini fotoğrafçılarda, çiçekçilerde süslenen arabalar aldı.
Nişanlıya, sevgiliye, eşe hediye edilen kenarı işlemeli ipek mendiller yok olup gitti.
Gelin başlıkları yok olup gitti. Gerdeğe kadar birbirini görmeyen nişanlıların gerdek gecesi yüz görümlüğü için ortaya konulan bohçaları yok olup gitti. Damat o görümlüğün içine, kızın gönlünü alacak değerde kıymetli şeyler koyardı, kızın gönlü olursa görümlüğü kapatır, bir köşeye koyar ve erkeğin gelip duvağını açmasına izin verirdi.
Düğün davetiyesi olarak gönderilen etrafı işlemeli çevreler yok olup gitti. Onların yerine matbaada hazırlanan süslü (belki de o süs çevrenin ağırlığını yakalamak için seçiliyor, bilinmez) davetiye kâğıtları aldı.
Bulunduğu yerin adını alan örtüler, yani makrameler yok olup gitti. Masadan sandalyeye, süpürgeden tabak ve çanakların konulduğu çanaklığa kadar her yerin bir örtüsü vardı; onlar yok olup gitti.
Giderken neleri götürdüler?
Giderken motifleri de, modelleri de götürüp gittiler. Daha da önemlisi bir kültürü, binlerce yıllık toplum gelenek birikintilerini götürüp gittiler.
Arkeoloji müzelerinde gözlemlediğimiz heykel ve diğer el işçiliği günlük kullanım eşyalarına bakar gibi bakıyoruz yukarıda saydıklarımıza. Yerleri de artık evlerimiz, bedenlerimiz değil; etnografya müzeleri.
Günümüzde bu kültürü ayakta tutmaya çalışan insan sayısı bir elin parmakları kadar az.
40 yıla yakın zamandır pazarlarda çeyiz ve çeyizlik alıp satan Sevgi Dostum Macit Özer bunlardan biri. Yıllarca köylüden topladığı el işi paha biçilmez eserleri saklıyor Macit Özer.
“Çocuklarıma bırakacak olduğum en iyi miras” diyor onlar için.
“Bir benzeri başka bir yerde olmayan bu paha biçilmez parçaları ailece seviyoruz. Bazen salona sergiler, geçer karşısına seyrederiz. Misafirlerimize sunarız, görmeleri için. Sonra içinde zeytinyağı sabunu olan sandıklarımıza yerleştirir kilitleriz.”
Mimar Cem Cemil Öztürk ve iki Oğlu Söke’de bu işi profesyonel olarak yapıyor.
“Çevre köylerden 120 kadar kadın bize istediğimiz model ve motifte parçayı hazırlayıp getiriyor, biz de pazarlıyoruz “ diyor Cem Cemil Öztürk.
Otantica adıyla bir etnografya müzesi açmışlar ve binlerce parça eseri orada sergiliyor, pazarlıyorlar. Onların takdir edilecek en önemli yanları: Bu eserlerin tamamının aslına sadık kalmaları. Bilinçli yaptıkları işin bilimsel yönünün de fazlasıyla biliyorlar. Zengin koleksiyonlarının arasında, eksiksiz, yukarıda sıraladığımız bütün parçaları görmeniz mümkün. Onları görmek için müzeyi gezerken onlar size her parçanın bir öyküsünü anlatıyor; bıkmadan, usanmadan.
Dünü görmek, anımsamak, yâd etmek için mutlaka gidip görmenizi öneriyorum.
(BU ÇALIŞMA ÇİNE BELEDİYESİNİN KATKILARIYLA HAZIRLANMAKTADIR)






















ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.